İdris Baluken: Türkiye kısa vadeli kazanımlar uğruna tehlikeli bir yol izliyor!

Yaşanan süreçte Rojava’nın hedef haline gelmesinin en büyük nedeninin askeri gücü değil, yaşam modeli olduğunu belirten siyasetçi İdris Baluken, “Türkiye’de iktidar, kısa vadeli kazanımlar uğruna çok tehlikeli bir yol izliyor\” dedi.

Rojava’da ateşkes açıklamalarına rağmen Kobanê ve Heseke’ye yönelik saldırılar devam ederken, halk saldırılara karşı direnmeye devam ediyor. Yaşanan saldırılara, ateşkes kararlarına ve Türkiye’nin tutumuna dair değerlendirmede bulunan siyasetçi İdris Baluken, ajansımızın sorularını değerlendirdi. Uluslararası söylemleri, Colani’nin politikası ve Kürtlerin izlemesi gerektiği yol haritasına dair konuşan İdris Baluken, “Bazı direnişler vardır; hemen kazanmaz ama hafıza yaratır. O hafıza da yarını kurar. Rojava bugün tam olarak böyle bir yerde duruyor. Hem günceli hem de yarını kurtaracak gelişmelerin özünün Rojava’da olduğunu tek bir an bile unutmamak, ona göre sonuç alıcı ve yaratıcı tavırlar almak tarihe yön vermek açısından oldukça önemlidir” dedi.

*Halep’le başlayan ve bugün bütün Rojava’ya yayılan saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Rojava’da yaşananlar ani veya rastlantısal gelişmeler olarak değerlendirilemez. Belli ki, uzun süredir adım adım hazırlanan ve merkezine tasfiye ve katliamı alan birtakım planlar sahaya sürülmüş durumda… Bir yıllık süre içinde, Kürtler, 10 Mart ve 1 Nisan mutabakatlarını, gerilimi düşürmek, sivilleri korumak, demokratik ve barışçıl bir geçişi sağlamak için imzaladı; fakat ortaya çıkıyor ki karşı taraf bu metinleri barışın değil, saldırının bir aracı olarak ele almış.

Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de denenen kuşatma modeli, bugün Kobani’ye, Haseke’ye, Kamışlı’ya kadar taşındı. Kobani’nin hâlâ kuşatma altında olması bile, başlı başına, karşı tarafın niyetini anlama açısından önemlidir. Çünkü Kobani sadece bir kent değil; Kürtlerin bu yüzyılda ‘ben buradayım’ dediği tarihsel bir eşiktir. Bu anlamda, bugün hedef alınan şey, yalnızca bir coğrafya değil; Kürtlerin belirleyici özne olma iddiasıdır.

*Bu saldırıların arkasında kimler var? Uluslararası söylemlerdeki değişimi nasıl okumalıyız?

Ortada tek başına hareket eden bir yapı yok. HTŞ sahada görünen yüz; arkasında ise bölgesel ve küresel çıkar hesapları var. ABD’den Türkiye’ye, Körfez’den Avrupa’ya uzanan bir hat, bu yapıyı kullanışlı bir araç olarak görüyor. Son dönemde yapılan açıklamalara baktığımızda, söylemlerin değiştiğini değil; aynı hedefin farklı kelimelerle yeniden kurulduğunu görüyoruz. Demokrasi, istikrar, güvenlik gibi kavramlar, sahadaki gerçekliği gizlemek için dolaşıma sokuluyor. Oysa sahada olan biten çok net: Halkları karşı karşıya getiren, çatışmayı derinleştiren ve bölgeyi uzun süreli bir kaosa sürükleyen bir siyaset yürütülüyor. Uzun yıllara yayılacak ve sırtını kin ve nefret duygularına yaslayacak bir Kürt-Arap, Kürt-Türk çatışmasının hedeflendiğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. Buzdağının görünmeyen kısmında ise çok daha kapsamlı bölgesel kaos ve çatışma hesaplarının olduğunu belirtmek yanlış olmaz.

*Rojava’nın kazanımları ortadayken, bugün bu saldırılarla ne hedefleniyor? Demokrasi bu yolla mümkün mü?

Şunu belirtmek gerek: Rojava’yı bu kadar hedef haline getiren şey, askeri gücünden çok ortaya koyduğu yaşam modelidir. Kadınların söz sahibi olduğu, halkların birlikte yaşadığı, yerelden güç alan bir düzen, işte asıl rahatsızlık burada. Bugün ‘demokrasi’ diyerek saldıranların, kuşatma ve şiddetle ne kurmak istediklerini sormak gerekiyor. Demokrasi bombalarla gelmez. Barış, halkların iradesi yok sayılarak inşa edilemez. Rojava’ya dönük saldırıları, aslında Kürtlerin tüm bölge ve dünya halklarına gösterdiği ‘Ortadoğu’da başka bir hayatın mümkün olduğu’ fikrine yönelmiş bir saldırı olarak görmek gerekir.

*Türkiye’nin bu süreçte izlediği siyaseti nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun sonuçları ne olur?

Türkiye’de iktidar, kısa vadeli kazanımlar uğruna çok tehlikeli bir yol izliyor. Bugün bazı aktörlere teşekkür mesajları göndermek, anlık bir rahatlama hissi yaratabilir. Ama tarih bize şunu defalarca gösterdi; Kürt sorununu bastırarak, vekâlet güçleriyle çözmeye çalışan her yaklaşım, sonunda daha büyük krizler üretir. Bu siyaset, Türkiye’de yıllardır büyük bedellerle yürütülen barış arayışını da zedeliyor. Biz hep şunu söyledik: Barış bir lütuf değil; cesaret, tutarlılık ve samimiyet ister. Bugün atılan adımlar, ne yazık ki bu üçünden de uzak duruyor. Deminden beri çizmeye çalıştığım ülke ve bölge gerçekliği içinde mevcut durumu ve tehlikeli gidişatı önleyebilecek yegane seçenek, Sayın Öcalan’ın başlattığı Demokratik Toplum ve Barış Süreciydi. Türkiye’deki mevcut devlet ve iktidar yapısı, bu öngörü üzerinden, tarihi sürece uygun bir iç ve dış politika belirlemek yerine, bunu tümden hedef alan tehlikeli bir konsepte savrulmuş gibi duruyor. Buradan çıkış hâlâ mümkün ve zararın neresinden dönülürse kârdır. İçeride Kürt inkârı, dışarıda Kürt düşmanlığına dayanan bu zihniyetten derhal vazgeçilip, HTŞ rejimi ile Rojava yönetimi arasındaki müzakere sürecine destek sunmak, arabulucu olmak tarihi bir kırılma noktası yaratabilir.

*Kürtler bu tarihsel eşikte nasıl bir tutum almalı? Direniş, müzakere, yol haritası ne olmalı?

Kürt halkı bugün bir kez daha zor bir eşikte duruyor. Ama bu, bilinmeyen bir yer değil. Kobanê’de de denge aleyhteydi, dünya sessizdi. Yine de halk direndi; sadece silahla değil, meşru ve demokratik eylemselliklerle, iradeyle, hafızayla, ulusal birliğe dayanan muazzam bir dayanışmayla direndi. Bugün de ihtiyaç olan şey budur. Direniş; umudu diri tutmaktır. Müzakere; güçsüzlük değil, politik aklın ifadesidir. Ama müzakere, ancak halkın kararlılığı ve ortak duruşu varsa anlam kazanır. Kürtlerin yapması gereken; halkları karşı karşıya getiren tuzaklara düşmemek, sorumluluğu halklara değil bu politikaları üreten güç veya yönetimlere yüklemek ve ulusal birlik ruhunu büyütmektir. Çünkü bu süreçte en büyük güç, yalnız olmadığını bilmek ve bunu dünyaya gösterebilmektir. Avrupa ve ABD başta olmak üzere tüm dünyada, demokratik değerler ile insanlık mücadelesine bağlı, vicdanlı ve barışsever kamuoyunu harekete geçirmek ve bunun üzerinden hükümet ya da devlet politikaları üzerinde önleyici bir baskı oluşturabilmek son derece önemli bir yerde duruyor. Bu nedenle dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın her bir Kürdün bu sürece müdahil olması ve aktif bir çaba içine girmesi, mevcut rüzgarı tersine çevirmek açısından oldukça hayatidir. Bu sürecin belirleyeni, kesinlikle her birimizin ortaya koyacağı emek ve duyarlılıklar olacaktır. Son olarak şunu belirtmek isterim: Bugün Rojava’da yaşananlar, sonucu ne olursa olsun tarihe şimdiden bir not düşmüştür. Kürtler bu yüzyılda edilgenliği ve kurban olmayı değil, etkin, belirleyici ve denge değiştirici bir özne olmayı seçmiştir.

Bazı direnişler vardır; hemen kazanmaz ama hafıza yaratır. O hafıza da yarını kurar. Rojava bugün tam olarak böyle bir yerde duruyor. Hem günceli hem de yarını kurtaracak gelişmelerin özünün Rojava’da olduğunu tek bir an bile unutmamak, ona göre sonuç alıcı ve yaratıcı tavırlar almak tarihe yön vermek açısından oldukça önemlidir.

*Sayın Abdullah Öcalan’ın “norm dışı devletler bu sürece karşı” tespitini bugün nasıl okumalıyız? Kimdir bu norm dışı devletler ve nasıl bir rol oynuyorlar?

Kanımca bu soruyu daha kavramsal bir yerden yanıtlamak daha doğru olur. Sayın Öcalan’ın ‘norm dışı devletler’ tespiti, bugünü neredeyse birebir tarif eden bir öngörüdür. Burada kastedilen şey, yalnızca tek tek devlet isimleri değil; siyaseti demokratik değerler ve hukukla, barışı ise müzakereyle değil; şiddetle, vekâlet savaşlarıyla ve kaosla ele almak isteyen bir devlet aklına vurgudur. Bu devletler için norm; halkların iradesi değil, çıkarların mutlaklığıdır.

Demokrasi, ancak kendi denetimleri altındaysa kabul edilebilir; barış ise yalnızca teslimiyet anlamına geliyorsa makbuldür. Demokratik Toplum ve Barış Süreci, tam da bu anlayışın karşısına dikildiği için hedef alınmaktadır. Çünkü bu süreç, devleti kutsayan değil; toplumu özneleştiren, güvenliği silahla değil; eşitlik ve adaletle tanımlayan bir perspektif sunmaktadır. Bundan ötürü bugün Rojava’ya dönük saldırılar, sadece Kürtlere karşı değil, bu barış fikrinin kendisine karşı yürütülmektedir demek yanlış olmaz. Kobanê’den Kamışlı’ya uzanan hat, bir coğrafyanın ötesinde, Sayın Öcalan’ın yıllar önce işaret ettiği demokratik çözüm zeminini dağıtmayı amaçlayan bir müdahale alanı olarak görülebilir. Çünkü norm dışı devletler, bu zeminin güçlenmesinden korkmaktadır. Bu zemin güçlendikçe savaşla var olanlar anlamsızlaşır, krizle ayakta duranlar çöker.

Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin en güçlü yanı, silaha değil, halkların ortak aklına ve birlikte yaşam iradesine yaslanmasıdır. Silahların doğrultulması ve silahın tek makbul seçenek olduğu algısının yaratılması bu açıdan son derece bilinçli bir tercih ya da politikadır. Şunu vurgulamak gerek: Barış, zayıf olduğu için değil; güçlü bir alternatif olduğu için saldırı altındadır. Bu durumda şu hususu hatırlatmakta fayda var; bir fikir, halkların vicdanında kök salmışsa, onu bombalarla, kuşatmalarla, norm dışı siyasetlerle ortadan kaldıramazsınız. Bu nedenle bu süreç, tüm baskılara rağmen, yalnızca bir hatıra değil; geleceğe bırakılmış güçlü bir imkân olarak yaşamaya devam etmektedir ve etmelidir. Barışı hedef alan her saldırı, aslında barışın ne kadar gerekli ve güçlü olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.

Scroll to Top